Aktüel • Fikir • Genel • Kültür-Sanat

İnsan Neye Dönüşüyor?

Written by Ali Bakır

Toplumun içinden geçtiği çözülme nesnelerin dünyasının öznelerin dünyasını yutmasıyla derinleşen bir yabancılaşma krizidir. İnsanın her şeyi hatta kendisini bile bir “araç” veya “pazar değeri” olarak görmeye başladığı düzende ahlakın yerini hesaplanabilir çıkarlar almıştır. Teknik aklın mutlak egemenliği, bireyi kendi doğasından ve toplumsal bağlarından kopararak onu sadece tüketen ve onay bekleyen bir otomat hâline getirir. Ve adalet, dürüstlük ve dayanışma gibi tözsel değerler, yerini hızla elde edilen başarıya ve görünürlüğe bırakır. Bireyin iç dünyası kitle kültürünün dayattığı standart arzularla istila edildikçe özgün bir vicdan gelişimi imkânsızlaşır. Ahlaki seçim yapmaksa sistemin sunduğu hazır şablonların dışına çıkma cesaretini gerektirir. Yaşadığımız dönemdeyse birey, sistemin dişlileri arasında kaybolmamak için bu sahte parıltıya uyum sağlamak zorundadır.

Sahte parıltıyla oluşan yapısal dönüşüm, toplumsal hafızanın ve derinliğin yerini anlık uyarılara bırakmasıyla bir “karakter aşınması”na yol açar. Geçmişin etik normları modern hayatın hızı karşısında işlevsiz kalırken yerine yeni ve anlamlı bir yaşam pratiği konulamaz. Psikolojik düzlemdeyse bu durum narsisistik bir savunma mekanizmasını tetikler. Birey, içindeki boşluğu doldurmak için sürekli bir güç ve statü arayışına girer. Toplumsal otoritenin rasyonelliğini kaybetmesi ve hukukun üstünlüğü yerine gücün kutsanması, bireylerde “cezasızlık” algısını besleyerek etik barajları yıkar. Eleştirel düşünme yetisini yitirmiş kitleler, hayatta kalma stratejisi olarak gördükleri günübirlik ikbal için yaşarlar. Günübirlik ikbal de insanın kendi yarattığı, rasyonel görünümlü irrasyonel bir hapishaneye hapsolmasıdır.

Ressam: Servando Cabrera Moreno (1923–1981)
Eser: Rebeldes de la Sierra (Dağların İsyancıları)
Yıl: 1961

Hapishanenin sınırları kendi varoluşunu anlamlandırma biçiminde de belirginleşir. İnsanın toplumsal varlığını belirleyen ilişkiler, giderek insanın kendi iradesinden bağımsız, değiştirilemez ve sorgulanamaz bir zorunluluk olarak algılanmaya başlanır. Gelinen aşamada tarihsel süreçlerin ürünü olan toplumsal düzen doğanın değişmez yasaları gibi kabul edilir. Birey kendisini kuşatan ilişkilerin nedenlerini sorgulamak yerine bu ilişkiler içerisinde kendisine ayrıcalıklı bir konum edinmenin yollarını arar. Ahlaki olanla işlevsel olan arasındaki ayrımın ortadan kalkması düşünme biçimini de dönüştürür. Artık bir davranışın doğruluğu, taşıdığı etiklikten ziyade sağladığı sonuçla ölçülür. Aklın özgürleştirici niteliğinin kendi karşıtına dönüşerek insanı mevcut düzenin sürekliliğine hizmet eden bir mekanizmaya indirgemesidir.

Toplumsal ilişkilerin bu araçsal niteliği bireyin başkalarıyla kurduğu bağları da karşılıklı çıkarların belirlediği geçici birlikteliklere dönüştürür. Dostluk, dayanışma, sadakat ve güven gibi kavramlar kendi başlarına taşıdıkları anlamı kaybederek belirli beklentilerin karşılanmasına bağlı hâle gelir. İnsanın insana duyduğu ihtiyaç, ortak bir yaşamın kurulmasından çok, kişisel hedeflere ulaşmanın aracı olarak görülmeye başlanır. Birey böylesi düzende başkasını kendi varoluşunun tamamlayıcı bir öznesi olmaktan öte kendisine sağlayacağı olanaklar üzerinden değerlendirir. İlişkilerin sürekliliğini belirleyen şeyse karşılıklı faydanın devamlılığıdır. Faydanın ortadan kalktığı yerde ilişkinin de anlamını yitirmesi, toplumsal bağların ne ölçüde kırılganlaştığını gösterir. Kırılganlık salt insanlar arasındaki güveni aşındırmaz, ortak bir gelecek tasavvurunun kurulmasını da güçleştirir.

Bireyin kendi çıkarlarını toplumsal varoluşunun merkezine yerleştirmesi ilk bakışta kişisel özgürlüğün genişlemesi gibi görünse de gerçekte yeni bir bağımlılık biçimini ortaya çıkarır. Çünkü kendi değerini sürekli dışsal ölçütlerle belirleyen insan bu ölçütlerin değişkenliğine teslim olur. Statü, güç, ekonomik olanaklar ve toplumsal görünürlük üzerinden kurulan benlik, bunların kaybedilme ihtimali karşısında sürekli bir tehdit altında yaşar. Tehdit ile bireyin kendi iç dünyasında gideremediği yetersizlik duygusunu başkaları üzerinde üstünlük kurarak bastırmasına neden olabilir. Hâliyle narsisistik yönelim kişisel bir karakter özelliği olmaktan çıkarak toplumsal ilişkilerin yeniden ürettiği bir savunma biçimine dönüşür. İnsan, kendisini gerçekleştirmek yerine kendisini kanıtlamak zorunda hisseder. Kendi varlığının anlamını üretmek yerine başkalarının kendisine atfettiği değerin peşinden gider. Böylesi süreçte özgüvenin yerini sürekli onaylanma ihtiyacı, özsaygının yerini ise kırılgan bir üstünlük duygusu alır.

Kitle kültürünün standartlaştırıcı etkisi bu psikolojik kırılganlığı toplumsal ölçekte yeniden üretir. Bireyin neyi arzulaması, neye özenmesi, nasıl yaşaması ve hangi başarı biçimlerini benimsemesi gerektiği, giderek ortak bir kültürel kalıbın içerisinde belirlenir. Farklılıkların görünürde yüceltildiği düzende farklı olmanın kendisi bile pazarlanabilir bir kimliğe dönüşür. İnsan, kendi özgünlüğünü ortaya koyduğunu düşünürken çoğu zaman önceden belirlenmiş beğeni ve davranış biçimlerini yeniden üretir. Böylelikle bireysellik özgür düşüncenin ve bağımsız iradenin sonucu olmaktan uzaklaşarak tüketim ilişkileri içerisinde dolaşıma sokulan bir görüntüye indirgenir. Görünür olmanın var olmakla eş tutulduğu yerde insanın içsel derinliği toplumsal karşılığını yitirir. Düşüncenin doğruluğundan çok yarattığı etki eylemin ahlaki niteliğinden çok sağladığı görünürlük önem kazanır. Hakikatin yerini temsilin alması kendi gerçekliğine de yabancılaşmasını derinleştirir

Ressam: Otto Dix (1891–1969)
Eser: Savaş (Der Krieg)
Yapım yılı: 1929–1932

Yabancılaşmanın siyasal ve kurumsal düzlemdeki karşılığı kamusal sorumluluğun kişisel ikbal ilişkileri içerisinde aşınmasıdır. Toplumsal yaşamı düzenlemesi gereken kurumlar, evrensel ilkelerden uzaklaşarak kişisel bağlılıkların ve karşılıklı menfaatlerin belirleyici olduğu yapılara dönüştüğünde adaletin nesnel niteliği de tartışmalı hâle gelir. Hukukun üstünlüğünün yerini güce yakınlığın, liyakatin yerini sadakatin, kamusal yararın yerini kişisel kazanımın alması salt kurumsal bir işleyiş sorunu değildir. Aslında mesele toplumun ahlaki bilincini biçimlendiren yapısal bir dönüşümdür. Çünkü bireyler hangi davranışların ödüllendirildiğini ve hangi davranışların karşılıksız kaldığını gözlemleyerek kendi yaşam stratejilerini oluştururlar. İlkelere bağlı kalmanın bedel gerektirdiği, ilkesizliğin ise olanak sağladığı bir düzende ahlaki tutarlılık, giderek korunması güç bir niteliğe dönüşür. Toplumsal yozlaşma belirli kişilerin eylemleriyle sınırlı kalmaz. Yapılan eylemleri mümkün, meşru ve kimi zaman gerekli gösteren ilişkiler bütünü içerisinde yeniden üretilir.

Cezasızlık algısının yaygınlaşması yeniden üretimin en belirleyici unsurlarından biridir. İnsanların hukuki ve ahlaki sorumluluklarını yerine getirmemelerine rağmen toplumsal konumlarını koruyabildikleri yönündeki kanaat, adalet duygusunun kolektif niteliğini zayıflatır. Ancak burada asıl yıkıcı olan yanlışın zamanla olağanlaşması ve olağanlaşan yanlışın artık sorgulanmaya değer görülmemesidir. Toplumsal vicdanın aşınması tam da bu sıradanlaşma sürecinde derinleşir. Başlangıçta tepkiyle karşılanan davranışlar, sürekli tekrarlandıklarında toplumsal yaşamın kaçınılmaz gerçekleri olarak kabul edilmeye başlanır. Böylece insan karşı çıktığı düzenin davranış kalıplarını kendi yaşamında yeniden üretirken bu çelişkinin farkına varamayabilir. Ahlaki çözülmenin en ileri aşaması kötülüğün gündelik yaşamın sıradan bir parçasına dönüşmesidir.

Toplumsal hafızanın zayıflaması da bu sıradanlaşmanın sürekliliğini sağlar. Hafızaysa geçmişte yaşananların biriktirilmesinden ziyade toplumsal deneyimin eleştirel bir bilinç içerisinde yeniden anlamlandırılmasıdır. Geçmişle kurulan bağın kopması insanın bugünü tarihsel nedenlerinden bağımsız değerlendirmesine yol açar. Hâliyle yaşanan adaletsizlikler, eşitsizlikler ve toplumsal çelişkiler belirli ilişkilerin sonucu olmaktan öte birbirinden kopuk ve geçici olaylar olarak algılanır. Her yeni gelişmenin bir öncekinin üzerini örttüğü döngüde toplumsal tepki sürekliliğini kaybeder. Anlık öfke, kalıcı bir bilinç üretmediği ölçüde mevcut düzenin sınırlarını aşamaz. İnsanların sürekli tepki gösterdiği fakat bu tepkileri ortak bir dönüşüm iradesine dönüştüremediği toplumlarda, eleştiri de zamanla etkisiz bir alışkanlığa dönüşebilir. Böylelikle toplumsal hafızanın kaybıysa geçmişin unutulmasından ziyade geleceğin kurulabilmesi için gerekli düşünsel sürekliliğin de aşınması anlamına gelir.

Eleştirel düşüncenin gerilemesi toplumsal çözülmenin hem nedeni hem de sonucu olarak ortaya çıkar. Eleştirel akıl onun hangi tarihsel ve toplumsal koşullar içerisinde oluştuğunu sorgulayan bir düşünme biçimidir. Söz konusu yetinin zayıflamasıyla birey, karşılaştığı gerçekliği değiştirilebilir bir ilişkiler bütünü olarak görmekten uzaklaşır. Mevcut düzenin dışında başka bir yaşamın mümkün olabileceği düşüncesi giderek gerçek dışı bir beklenti olarak değerlendirilir. Uyum sağlamak akılcılıkla, karşı çıkmak ise gereksiz bir riskle özdeşleştirilir. Oysa bir düzenin kendi içerisinde tutarlı görünmesi, onun insani ve ahlaki bakımdan doğru olduğu anlamına gelmez. Araçların kusursuz biçimde işlemesi, ulaşılmak istenen amaçların meşruiyetini kendiliğinden sağlamaz. İnsanın kendi yarattığı mekanizmaların işleyişine hâkim olurken bu mekanizmaların hangi insani amaçlara hizmet ettiğini sorgulayamaması modern aklın en temel çelişkilerinden biridir.

Ressam: Felix Nussbaum (1904–1944)
Eser: Ölümün Zaferi (Triumph des Todes)
Yıl: 1944

Günübirlik ikbal arayışı bu çelişkinin bireysel yaşamda somutlaşmış biçimidir. İnsan, geleceğini toplumsal bir ortaklık içerisinde kurmak yerine, mevcut ilişkilerden sağlayabileceği kısa vadeli kazanımlara bağlar. Elde edilen konumun yarın hangi toplumsal sonuçları doğuracağı, kişisel başarının yarattığı geçici tatmin karşısında önemini kaybeder. Bahse konu sorumluluksa bireyin kendisine ve yakın çevresine karşı yerine getirmesi gereken bir yükümlülüğe indirgenir. Ortak yaşamın devamlılığı, başkalarının hakları ve gelecek kuşakların olanakları, kişisel çıkarın sınırları dışında bırakılır. Ancak bu daralma bireye gerçek bir güvence sağlamaz. Çünkü herkesin kendi konumunu korumaya çalıştığı, ortak ilkelerin ise giderek etkisizleştiği bir düzende hiçbir kazanım kalıcı bir güven duygusu üretemez. Birey, elde ettiği olanakları kaybetmemek için daha fazla uyum sağlamak zorunda kaldıkça kendi iradesi üzerindeki denetimini de yitirir. Günübirlik ikbalse bağımlılığın sürekliliğini sağlayan bir yaşam stratejisine dönüşür.

Tüm süreçlerinde bireysel ahlakın bozulmasıyla açıklanması çözülmenin yapısal niteliğini görünmez kılar. İnsanların davranışlarını belirleyen ekonomik, siyasal ve kültürel ilişkiler sorgulanmadansa erdemli bireyler yetiştirme çağrısında bulunmak sorunun nedenlerinden öte sonuçlarını tartışmak anlamına gelir. Bununla beraber toplumsal koşulların belirleyiciliği, bireyin ahlaki sorumluluğunu bütünüyle ortadan kaldırmaz. İnsan, içinde yaşadığı düzenin ürünü olduğu kadar bu düzeni yeniden üreten veya dönüştürme olanağı taşıyan bir öznedir. Dolayısıyla ahlaki sorumluluk, bireysel irade ile toplumsal koşullar arasındaki ilişkinin eleştirel biçimde kavranmasını gerektirir. Ne bütün sorumluluğu bireyin omuzlarına yükleyen bir ahlak anlayışı ne de insanı toplumsal yapıların edilgen bir sonucu olarak gören yaklaşım bu çelişkiyi tek başına açıklayabilir.

Tüm bu süreçlerden hareketle ahlaki bir yeniden kuruluşun geçmişin değerlerine koşulsuz bir dönüşle gerçekleştirilemeyeceği de açıktır. Çünkü geçmişin toplumsal ilişkileri de kendi eşitsizliklerini, tahakküm biçimlerini ve çelişkilerini içerisinde taşımıştır. İhtiyaç duyulan şeyse tarihsel deneyimin eleştirel bir bilinçle değerlendirilerek insanın özgürlüğünü ve toplumsal sorumluluğunu birlikte geliştirecek yeni bir yaşam pratiğinin oluşturulmasıdır. Bahsedilen pratiğin temelinde, insanın başkasını kendi amaçlarına ulaşmak için kullanılabilecek bir araç olmasından ziyade kendisi gibi özgür ve değerli bir özne olarak kabul etmesi bulunmalıdır. Adaletin bize salt hukuki bir düzenleme, dayanışmanın geçici bir yardım ilişkisi, dürüstlüğün ise kişisel bir tercih olmaktan çıkarak toplumsal yaşamın kurucu ilkelerine dönüşmesi gerekir.

Ressam: Eyre Crowe (1824–1910)

Mutlak hürriyetse bireyin kendisine sunulan seçenekler arasında sınırsızca tercih yapabilmesi olmamalıdır. Bu seçeneklerin hangi güç ilişkileri içerisinde üretildiğini, kendi arzularının hangi koşullarda biçimlendiğini ve yaşamını belirleyen zorunlulukların ne ölçüde değiştirilebilir olduğunu kavrayabilmesidir. İnsanın kendi düşüncesini, çıkarını ve toplumsal konumunu sorgulayabilmesi, ahlaki özerkliğin başlangıç noktasıdır. Zira mevzu vicdansa yanlış davranışlardan kaçınmaktan ziyade doğru kabul edilen davranışların dayandığı ölçütleri de eleştirel biçimde değerlendirebilmeyi gerektirir. İşte ahlaki seçim, bireyin mevcut düzen içerisinde kendisine sunulan en avantajlı yolu tercih etmesinden çok gerektiğinde bu avantajın dayandığı adaletsiz ilişkiyi reddedebilmesidir.

Toplumsal çözülmenin en derin biçimi insanların ahlaki değerlerden bütünüyle uzaklaşması olarak görmemek bu değerleri savunurken onları geçersiz kılan ilişkilerin içerisinde yaşamayı olağan kabul etmeleridir. Adaletten söz ederken gücün ayrıcalıklarını benimsemek, dayanışmayı savunurken insan ilişkilerini çıkara indirgemek, özgürlüğü yüceltirken başkalarının iradesini değersizleştirmek, modern insanın kendi varoluşunda taşıdığı çelişkilerin görünür biçimleridir. Var olan çelişkilerle yüzleşilmediği sürece ahlak, toplumsal yaşamı dönüştüren bir ilke olmaktan uzaklaşarak söylemsel bir meşruiyet aracına dönüşür. Sahte parıltının ardındaki asıl karanlık da burada belirir. İnsan, kendi yarattığı değerlerin içini boşaltırken onların görüntüsüne daha fazla ihtiyaç duyar. Hâliyle hakikatin yerini hakikat iddiası, erdemin yerini erdem gösterisi, özgürlüğün yerini ise uyum sağlama becerisi alır. İnsanın kendi varoluşunu yeniden anlamlandırabilmesi bu görüntülerin ötesine geçerek kendisini kuşatan ilişkilerin tarihsel ve toplumsal niteliğini kavramasına bağlıdır. Bilhassa insanı kendi yarattığı hapishaneden çıkarabilecek olan şey onu ayakta tutan ilişkileri sorgulayabilecek eleştirel bilinci ve bu bilinci ortak bir yaşam iradesine dönüştürebilecek ahlaki cesareti yeniden kazanmasıdır.

Yazar Hakkında

Ali Bakır